Trabzon Trabzon°C
  • 18.04.2016
Mustafa Yolcu

Mustafa Yolcu

Muhacir Olmak 3

Ağabeyimin o şekilde yürüyemeyeceğini anlayan çavuş; ağabeyimi bize teslim etti. Cafer ağabeyim, insan kılığından çıkmıştı. Üstü başı yırtık, karnı sarılı, günlerdir aç, susuz yayan yolculuk ağabeyimi bitirmişti.

Babamgil hemen sargılarını açıp, ottan merhem yapıp tekrardan sardılar. Ama yürüyecek vaziyette değildi. Etrafımız bayram yerine dönmüştü. Her gelen oğlunu, akrabasını, eşini dostunu veya bir tanıdığını soruyor, heyecanla ağabeyimin vereceği cevabı bekliyorlardı.

Kale ardından tanıdıklarımızdan hemen hemen hiç kimse kalmamıştı. Onu soruyorlar; kulaktozundan vurulmuş, berikini soruyorlar alnından vurulmuş. Ekseriyetle vurulanlar ya alnından ya kulaktozundan, başka bir tarafından vurulan yok. Komşularımızın çocukları, ağabeyimin çocukluk arkadaşları hep şehit olmuşlardı. Büyük ağabeyim Abu zer den ise hiçbir haber yoktu.

Az sonra bayram havası, mateme dönmüştü. Ağabeyimin çevresini saranlar birer ikişer kenara köşeye çekiliyor iç çekerek ağlıyordu.

Suşehri’n de kaldığımız bu on beşi gün zarfında; ağabeyim biraz olsun toparlan maya başladı.

On beşinci günün sonunda Sivas’a gitmek için tekrar yola koyulduk.
Ağabeyim yolda sürekli rahatsızlanıyor, ikide bir mola veriyorduk. İçerdeki mermi eğiliyor batıyor, doğruluyor batıyordu. Baktı ki bu böyle olmayacak, tekrar mola verdik. Ağabeyim: Çavuş emiye dedi ki “Çavuş emi Usturayı kaynat yarayı yar. Ben kurşunu çıkarırım. Çavuş emi usturayı kaynatıp yarayı midenin altından boydan boya yardı.

Ağabeyim iki başparmağını yaraya sokup kurşunu ileri doğru sürmeye başladı. Nihayetinde kurşun fırlayıp çıktı. Yuvarlak misket mermisi. Bu arada ağabeyimde bayılmıştı. Nuriye’yle ben uzun müddet bu misket tanesiyle oynayacaktık.

Babam ermeni karısından öğrenmiş olduğu kara merhemi yapıp, yarayı bağladı. Ağabeyimi de öküz arabasının bir köşesine yatırdılar. Tekrar yola koyulduk.

Tokat’ın Çamlıbel’inden geçtik. Babamgil Köroğlu’nun konaklarının temellerini, atının ahırının yerini gidip gördüler. Sivas’a ulaştık.

Sivas kaymakamı bizleri toplayıp bize dedi ki “Burası pahalı bir şehirdir. Gelin Yozgat’a gidin. Orası ucuzdur. Hükümet size ev bark verir.” Babam gil beş on gün müsaade istediler.

Bir caminin havlusunda toplandık, göçlerimizi caminin havlusuna yıktık, beş on gün orada kaldık. Muhacir olarak; halk bizden korkuyor, kimse yanına yanaştırmıyordu. Muhacirlerse girdiği yerleri harabe edip çıkıyorlardı. Çoğu zaman köylerin içine sokmazlardı. Köyün alt başında konaklatır, sabah yol verirlerdi.

Beş on gün Sivas’ta kalıp tekrar yola düştük, Yozgat’a gitmek için. Bu ara da muhacirlerden her biri bir yerlere dağılmıştı. KİMİ YOLLARDA ÖLMÜŞ, KİMİ ÇOCUĞUNU KAYBETMİŞ, KİMİ HASTASINI BİR YERLERE BIRAKMIŞ, KİMİ SAHİPSİZ KALMIŞ, KİMİ İSE AKLINI KAYBETMİŞTİ.

Yozgat’ta devlet bize Metrukeden (Ermeni Tehcirinden sonra boşaltılmış Ermeni evleri) ev verdi. Emim Yakup Efendi, ailesiyle Sungurluya gittiler.

Kaymakam bize; “Bu evde kalın, çalışın, yiyin. Burası iş yeri; bağ, bahçelik…” Diyerek bazı talimatlarda bulundu.

Yozgat’ta; bağlara bahçelere çapaya giderdik. Babam hamallık ederdi. Ağabeyim ise kâh hasta oluyor, kâh iyi oluyor; iyi olduğu zamanlar oda hamallık yapıyordu.

Büyük ağabeyim Abu zerden hiç haber alamıyorduk. Kimi diyordu: Gece bir göreve gitmişler, bir daha dönmemişler. Kimi de diyordu ki yessir (Esir) gitmişler. Annem için için ağlar “ Aaah Abu Zerim hasretlik kıyamete kaldı” derdi.

Artık durumumuz çok düzeldi. Babam tekrar değirmencilik yapmaya başladı. Öyle oldu ki küçük bir torba para biriktirmişti.

Yozgat’a geldiğimizin ikinci yıllarıydı. Annemle babam hastalanıp, ikisi de hastane’ de yatmaya başladılar. Ağabeyimde hastalanıp hastaneye yatınca, biz üç kız kardeş yapayalnız kaldık. Yalnızdık ama erzakımız boldu.

Önce babam öldü, babamın defin işlerini hükümet yaptı, ardından yirmi gün sonra annemde öldü. Annemin son sözü: “Abuzer’im hasretliğin ahrete kaldı, seninle ahirette görüşeceğim. “oldu. Onu da hükümet kaldırdı. Mezarlarını bile bilemedik.

Yirmi gün içerisinde hem yetim, hem öksüz kalmıştık. Ağabeyimin içerisinde kalan mermiyi çıkarmak için ameliyat yaptılar ama mermi karaciğere çok yakın olduğu için çıkaramadılar. Çok uzun süre hastane de kaldı. Artık sahipsiz kalmıştık.

Emim Yakup Efendi, Sungurludan gelip bizi aldı. Sungurluya gider gitmez, Nuriye ile beni yetim mektebine verdiler. Ablamdan ayrılmamak için o kadar ağladık, o kadar yalvardık ki. Kim dinleyecek! Emimgil bir lokma yiyeceğe muhtaç, bizi nerden doyuracaklar. Zaten ablam fazlalık oldu. Evimizdeki erzakı da emimgile götürdüler. Emim hamallık yapıyor, kıt kanaat geçiniyordu. Bizden giden erzakta bitince, ablam o kadar açlık çekmiş ki. Acından ölse; kimseden bir şey istemezdi. Konu komşu acır bir lokma ekmek verirlermiş.

Mektebimizin ismi Leyli mektebiydi. Bayan bir öğretmenimiz vardı. Miyase hanım. Kara çarşaflı, uzun ince endamıyla ellerine sürekli beyaz eldiven takar, bizlere birer anne gibi davranırdı. Artık annemiz yoktu da bize mi öyle gelirdi bilmiyorum. Annemin kokusunu ondan alırdım. Nuriye ise benden. Onun hem annesi hem babası olmuştum. Hiç ayrılmazdık. Eteklerimden tutar, öyle dolanırdık. Beraber aynı yatakta yatardık. Miyase hanım bizi salonda gördü mü; “Lütfiye, Nuriye’yi eteğinden, kendi elbisene dik” derdi.

On beş günde bir okuldan izin verirlerdi. Bir gün yine okuldan izin vermişlerdi. Nuriye’yle el ele tutup emimgile gittik. Ablamı göremeyince ağlamaya başladık. Emim; ağabeyimin gelip ablamı aldığını başka bir evde kaldıklarını söyledi.

Ağabeyim hastaneden çıkıp, ablamı da yanına almış metrukeden bir ev alarak, oraya taşınmışlar. Yine bağlarda bahçelerde çalışıp geçimlerini sağlıyorlardı.

Leyli mektebinde; bize on beş günde bir helva verirlerdi. Nuriye ile birini yer ötekisini ablama götürürdük. Zavallı ablam helvayı nerden bulacak, bir lokma ekmeğe muhtaç! Helva günü oldu mu bayram ederdik. Daha çok ablamın bayramına iştirak ederdik. Ağabeyim geldikten sonra ’da, hasta olduğu için ona götürürdük. Yarısını ağabeyim yer yarısını ablama verirdi.

Her şeyin bir zevali olduğu gibi bizim bu okulumuzun da zevali gelmişti. Leyli mektebini İstanbul’a taşıyacaklardı. Bir buçuk senelik okul hayatımızın sonlarına gelmiştik. Miyase hanım sürekli söylerdi: “Lütfiye sen okursunda Nuriye’yi bilemem.”

Ne kadar ısrar etti ağabeyime “Lütfiye’yi benimle gönderin, Lütfiye okur, ilerde öğretmen olur, yazık ziyan edersiniz ona.” Miyase hanım ne kadar ısrar etti ise ağabeyimi ikna edemedi. “Felek bizi zaten parçaladı, onu da mı kaybedelim hoca hanım, onlar benim artık anam babam oldular.”

Devam edecek- 3/ 4


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Genç Duyu Medya