Trabzon Trabzon°C
  • 24.04.2016
Mustafa Yolcu

Mustafa Yolcu

Muhacir Olmak 4

Okulumuz İstanbul’a taşındı. Güzeller güzeli Miyase hanımı bu son görüşümüzdü.

Felek bir kere kancasını takmıştı ya, şimdide ablam Rukiye’yi, Bayburt’un Saracık köyünden yaşlı bir adam istiyordu. Ablam mümkün değil gitmem diyordu. Ağabeyim ise ısrar ediyordu. “Kızım ben hastayım, bakarsan bu garip illerde bende ölürüm. Bu sefer hepten sahipsiz kalırsınız.” Ne yaptı ise ablamı ikna edemedi. Sevmiyordu adamı. Hem de ondan yaşça çok büyüktü.

Ağabeyim, ablamı ağlata ağlata verdi.

Devlet; enişteme, Sungurlunun Alaca köyünden arazi ve öküz verdi. Onlar oraya taşındılar. Çiftçilik yapıyorlardı.

Ağabeyim Çerçilik yapmaya başladı. Ankara’ya, Haymana’ya giderdi. Kışın çerçilik, yazın gabala tarla biçerdik. Durumumuz bayağı düzelmişti. Ağabeyim; keseyle paraları önüme döker Lütfiye istediğini al derdi. İçlerinde; altın çeyreklikler olurdu, onları almamı isterdi. Ben ağabeyime kıyamaz tekrar besmele ile kesesinin içine kordum. İlerde ağabeyimden kalan tek hatıra bu kese olacaktı, onu da öldüğümde göğsüme koymalarını vasiyet ettim.

Evimiz Sungurlu caminin yanında idi. Ak saçlı, aksakallı bir müezzini vardı. Uzun seneler Yemende askerlik yapmış alevi bir deli kanlısı imiş, askerden sonra Sünniliği tercih etmiş, Sungurlu müftüsü de onu camiye müezzin tayin etmiş. Günde beş vakit minareye çıkar ezan okurdu.

Birde Hatice ablamız vardı, kapı komşumuz. Kocası on iki sene Bayburt ve civarında askerlik etmiş. Askerde ahit etmiş “Oğlum olursa adını Bayburt koyacağım.” Oğlu olmuş ismini Bayburt koymuş. Bir ev gibi geçinir giderdik. Beni büyük oğluna almak isterdi. Ablamın evliliğinden ağzı yanan ağabeyim asla söz konusu bile yapmazdı. Ablam eşine çok uzun süre alışamamıştı. Eniştem ise ablamı deli gibi severdi. “Rukiye’den başkası bana haramdır” derdi.

Sungurlu da neler yapmazdık ki. Hele bağ bozumu geldi mi etrafı tuhaf bir kızıllık sarardı. Üzüm, ayva, dut bahçelerinde hem çalışır hem kendimize toplardık. Öyle olurdu ki sahibi koca bir bahçeden alacağını alır, gerisini bize bağışlardı. Sararmış üzüm hevenklerinin içerisinde, sararmış ayvalarla adeta sarmaş dolaş olurduk.

Eşkıya o kadar azmıştı ki askerden kaçan, asker kaçakları dağlarda eşkıya olmuşlardı. Kemal Paşa onları öyle bir toparladı ki dağı taşı tertemiz etti. O zaman asker kaçağını tek cezası vardı. Asılmak.

Sungurlu caminin önüne iki tane darağacı kurulmuştu. Her sabah su almaya giderdik. İki baba yiğit asılıyor. Beyaz elbise giydirmişler. Elleri arkadan bağlı. Boyunlarında hükümleri asılı… Dilleri dışarı düşmüş. Ayakları neredeyse sehpaya değecek.

Arada sırada pehlivan güreşleri olurdu. İki pehlivan vardı. Biri babayiğit ki “odaya direk olur”. Çam gibi delikanlı... Biride çöp gibi… Cılız mı cılız… Yalnız, cılız olanın boynunda bir muska vardı. İri olan sürekli, boynundaki muskayı çıkarsın öyle güreşelim dermiş. Cılız olan “Annem ben küçükken hastalanmışım onun için yaptırmış. Ben muskayı çıkarırım, o, güreşe hazır olsun.” Diye haber salmış.

Caminin önünde güreş meydanı kurulmuştu. Pehlivanlar peşrevden sonra birbirlerini tartmaya, el ense çekmeye başladılar. Kısa bir oyundan sonra cılız olan, şişman olanı tutuğu gibi “ Ya Allah” deyip havaya kaldırdığı anda savurdu. Şişman olan; yuvarlanarak gidip caminin duvarının dibinde kaldı. Ayağı kalktığın da; dirsekleriyle dizleri sökülmüş kanıyordu. Gelip hemen cılız olanın elini öptü “ Ustamsın” dedi.

Sungurluda bir tane de kilise vardı. Papaz efendi bizi çok severdi. Kiliseyi gezmemize müsaade ederdi. Arada bir ayinleri olurdu. Ermeni kızları ayin sırasında ilahi söylerlerdi “Asvans yardımcın gıllans….” öyle bir şey derlerdi. Ya da biz öyle anlardık. Papaz efendi bize İncil’den ayetler okurdu. Kimi ayetler bizim dinimize çok yakındı. İncilin kimi sahifelerini “Çiriş unuyla” yapıştırmıştı. Bunları niye yapıştırdığını sorardık. “Orasını karıştırmayın” derdi. Büyüklere sorardık. Bu sahifelerde; bizim peygamberimizin geleceğini haber veren ayetler varmış!

Sungurluda ki muhacirliğimiz dokuz seneyi bulmuştu. Bir gün yine gabala tarla biçerken iki jandarma yanımıza geldi. Cafer onbaşıyı arıyoruz dediler. Memlekette nişanlın varmış, hükümete bildirmişler derhal Bayburt’a gitmen lazım dediler. On beş gün müsaade aldık.

Muhacirliğimizin ikinci senesinde ağabeyim, Kale ardından bir kızla nişanlanmıştı. Nişanlısının, ailesi hemen memlekete dönmüşlerdi. Aradan yedi sene geçmişti. Ağabeyim; şimdiye evlenmiştir diyordu. Evlenmemiş yedi sene beklemiş!

Göçü külahı toplayıp dönmeye karar verdik. Ablam haber almış, kendini yerlere atıyordu. “Beni bırakıp nereye gidiyorsunuz, hani benim annem babam sizlerdiniz, ben ne yaparım yalnız başıma! İki oğlan bir kızı olmuştu. Bir çocuklarına sarılıyor, bir bize sarılıyor “ Bırakmam” diyordu. Ağabeyime sarılıyor “ Gardaş hasretlik ahrete kaldı” diyordu. Onu Sungurlu’nun Alaca köyünde bıraktık. Bıraktık ama ömrümüzün sonuna kadar yüreğimiz orada kalmıştı. Bir daha da ablamı göremedik.

İki eşeğe eşyalarımızı yükleyip dönüş yoluna düştük. Yol arkadaşımız Kelkitli Hayri dayıda bir eşeğiyle bize katıldı.

Bazen bir dağdan, bazen bir köyün altında mola vererek, arada bir köyün muhtarı; köyün camisinin avlusunda geceleyerek günlerce yol aldık. Tokat’ın meşesine gelmiştik; meşenin altında büyük bir nehir geçiyor. Meşede ilerlerken büyük bir gürültü gelmeye başladı. Hayri dayı hemen bizi durdurdu. Kılavuzumuz Hayri dayı olduğu için hemen gizlenmeye başladık. İçimize büyük bir korku girmişti. Hayri dayı buraları avucunun içi gibi biliyordu. Defalarca bu yollardan gidip gelmiş, bizleri de en kısa yoldan götürdüğü için, dağdan bayırdan gidiyorduk.

— Cafer onbaşı ben buraları çok iyi bilirim. Bir keresinde bu ormanda eşkıyalar gözlerimin önünde, adamı vurup malını, parasını aldılar. Allahtan beni görmediler. Ağaçların arkasına saklandım da hayatımı kurtardım.

Ağabeyim bizleri gizleyerek, sesin geldiği yere doğru gitti. Biraz sonra gelerek “ Korkmayın odun kesiyorlar.” Diyerek, tekrar yolumuza devam ettik. Geceleri bu ormanda çakal ulumaları gelirdi ki; tüylerimiz diken olur, hepimiz sabaha kadar uyumazdık. Üç gece üç gündüz yürüdük ancak ormandan çıka bildik.

Kelkit’e geldiğimizde Hayri dayıyı uğurladık. Bir buçuk aya gittiğimiz yolu, on beş güne de gelmiştik.

Dokuz senenin üzerine evimize geldiğimizde temellerine kadar yıkılmış bir enkaz bulduk.

Ağabeyimin hanımının tarlasının başına bir ev yapıp, düğününü yaptık. Yine gabala tarla biçerdik.

Muhacirlikten döndükten sonrada ağabeyim sık sık rahatsızlanırdı. Karaciğerine yakın olan mermi ona bir türlü sıhhat vermezdi.

Yine sıcak bir yaz günü kabala tarla biçiyorduk. Ağabeyim kendisinden geçip başak yığınlarının üzerine devrildi. Hemen yanına koştuk. Yüzünü gözünü su ile yıkadık. Kendisine geldiğine de rengi kül gibi olmuştu. Bir tabak siyah kan kustu. Bir daha da sıhhat bulamadı. Dört beş sene yarı yatalak yaşadı. Sürekli söylerdi: “Rus’un kurşunu bitirdi beni.” Nihayetinde kırk yaşlarında çok özlediği şahadete kavuştu.

Muhacirlik ve muhacirlikte yaşananların bunlar bir kısmı. Atalarımızın Orta Asya’dan başlattığı yolculuk, nesiller boyu devam ediyor belki de.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Genç Duyu Medya